yolculuk...
Her insanın kendine has bir yol
hikâyesi vardır, öyle degil mi?
Bilecik'te
doğdum. "Iyi ki orada doğmuşum," dedim kırk yaşıma basınca...
Yürümeyi öğrenip de ilk
kez evden çıktığımda şaşırıp kalmıştım, iyi biliyorum; dört bir
tarafta aşılmaz dağlar vardı; yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer...
Bana ayrılan dünyanın bu kadar küçük oluşuna canım sıkıldı; ama çok
geçmeden bu küçük Ergenekon'un tadına bayıldım; zira hemen yanı
başımda çok görmüş, çok geçirmiş bir bilge olan Hasibe Nene
vardı;
onun masalları, destanları, ağıtları ne dağ dinlerdi ne yer
| Tekfurlunun Osman Gazi'ye Bilecik'te nasıl tuzak kurduğunu, yiğitlerin
"biledik beyim," diye nasıl naralandıklarını ve
surları nice aştıklaıını masal diye anlattılar bana... |
ne de gök... Kah zümrüdüanka kuşunun kanatlarında
Kafdağları'nı aşardık kah Osman Gazi'nin peşi sıra Bilecik kalesinin
surlarını... Daha sonraki yıllarda onun masalları yavan gelmeye başlayınca,
Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarına katılmış gâzileri, ardından koskoca
Osmanlı tarihini ezbere bilen Hacali
Onbaşı'yı
keşfedecek, kanım delirmeye başladığında da
Ittihatçı Çerkez Kemal'in peşine düşecektim. Ve ondan bir gün şunu işitecektim:
"Selânik'te Abdülhamid'in penceresine doğru ateş eden zabitin bacağına iki
kurşun sıkıp yaralayan meçhul asker senin deden Kara Mustafa Çavuş idi." Ne
yazık ki, Kara Mustafa dedemi tanıyamadım; Kara Mustafa Çavuş, Trablusgarp'tan
sonra Balkanlara, oradan Çanakkale'ye, daha sonra Kanal savaşlarına katılmış,
mütarekede bir haftalığına köyüne uğramış, sonra Kazım Karabekir'in 15.
kolordusuna katılmak üzere Erzurum'a gitmiş, 1922'de
Dumlupınar'dan elinde bacağına saplanan bir Ingiliz
süngüsüyle dönüp gelmiş, ancak çok geçmeden hayata vedâ etmiş.
Işte bu Kara Mustafa'nın kızı olan anam, Fadime
Hatun, altı yaşına bastığım yılın eylül ayında bir gün, beni tozun
toprağın içinde oynayıp dururken kolumdan tuttuğu gibi bir kazan
sıcak suyun altına attı, tokuçlaya tokuçlaya yıkadı; sırtıma cepken,
bacağıma potur geçirip başıma poşu bağladıktan sonra kendisi
de bindallısını giyip beline kavakuşağını kuşanıp başına al
yazmasını bağlayınca bir şeyler olacağını anladım; nedir, demeye
kalmadan kendimi cepkenleri, poşuları, yeldirmeleri rüzgârda
savrulan al atlara binmiş bir mahşerin arasında buldum. Gene Söğüt'e
, Ertuğrul Gazi'ye gideceğimizi anladım. Önceki "Söğüt Seferlerine"
anamın sırtında katıldığım için pek fazla birşey hatırlamıyordum.
Içinden geçtiğimiz köylerin ve kasabaların halkı yollara dökülmüştü;
benim boyumda olup da bizi analarının kucağında seyre gelen
çocuklara nasıl hava attığımı hatırladıkca hâlâ gülerim. Ancak bu
seferde bir olay var ki, işte onu hatırlamak bile istemem ama madem
açtım söyleyeyim:
Bir ilçeye gelmiştik. Yol çarşıdan geçiyordu. O
gün oranın pazarı varmış. Aniden durduk. Atının üzerine dikilen Koca
Ibramaga: " Bacılar, yiğitler!.." diye bağırdı, "kasabada mahşeri
bir kalabalık toplanmış, oymaklar kendilerine dörderli düzen
versin, atlarınızın ayağı düz olsun, gostak durun, Ertuğrul'un
torunları nasılmış gösterelim dosta düşmana!" Dost nedir pek aklım
ermezdi ama düşmanı iyi bilirdim. Hayvanlarımız tarlalarına
girdiğinde üstümüze kolcusu, korucusuyla saldıran herkez
düşmanımızdı bence. Aslandık puslandık, Memedemin Çavuş'un çifte
dombrasına inen tokmağıyla birlikte çarşıya doğru öyle bir yürüdük
ki, yer yerinden oynadı. Yolun iki tarafına toplananlardan iğne
atsan yere düşmeyecek. Ikinci bölüğü oluşturan bizim oymağın
erkekleri ki, anlı şanlı Ümmetağa'nın torunlarıdır, kılıçlarını da
çekince, alkışlar, bağırışlar ayyuka çıktı. Aşka gelen Deli Memetaga
belindeki piştovu sıyırıp havaya iki el ateş açınca, delikanlı adam
durabilir mi, tabancalar peşpeşe cayırdamaya başladı, gökyüzü
kurşunlarla delik deşik oldu. Böyle oldu ama "Cumhuriyet
Müddeumumisi" de yolumuzu bağlayıverdi. "Tabancalar," deyip dikildi.
Koca Ibram'ın, "bizde tabanca yok," dediğini işittim bir ara, lâkin
tam o sıra gerideki delikanlılar savcının gözünü korkutalım diye
birer şarjür daha boşaltmazlar mı? Tartışma uzadıkça uzadı. Sonradan
anlatıldığına göre kasabanın gün görmüş memurları araya girmişler,
"etme beyim, bunların boynunu vur ama tabancalarını isteme, bunlar
karakeçili yörüğü, olacak şey mi senin şu dediğin?" demişler.
Savcı
bu kere de başımızdaki börklere, sarıklara, feslere kafayı taktı: "-
Kıyafet Kanunu'na aykırı, çıkarın Allah, çıkarın!" Koca Ibramaga'nın kafasının
tası atıverdi. "Yahu biz Söğüt'e, dedemizi
ziyarete gidiyoruz, fötörle, şapkayla mı varalım huzuruna," diye
bağırmaya başladı. Allah'tan ilçe mahkemesinin yol yordam, gelenek
töre bilir hâkimi çıkıp geldi de savcıyı atlarımızın ayak altından
çekip aldı. Böylece tekrar yola koyulduk. Efelerin gücü üzülmüş,
moralleri bozulmuştu. Şamanlar oymağının delisi Boz Seyit, atının
eğeri üzerine dikilip öyle bir "heeeyt.." çekti ki, nal
darbelerinden yer sarsıldı. Keyfimiz tekrar yerine gelmişti. Önce
Edebali'ye, sonra Dursun Fakih'e uğradık, ardından Söğüt ovasına
indik. Başkaları yük denklerini indirir, obaları kurarken anam
elimden tuttuğu gibi beni etrafında uzun selvi ağaçları yükselen
küçük bir yapının önündeki çeşmeye götürdü. "Köye dönünce okula
başlayacaksın," dedi, "dua edeceğiz!" Ilk kez o çeşmede abdest
aldım. Binanın kapısından girerken korktum ve anamın eline yapıştım.
"Korkma," dedi anam, "bu türbede büyük dedemiz yatıyor."
Üzerine yeşil örtü serilmiş mezarın baş ucuna dikildik.
Anamı taklit
ederek avuçlarımı açtım, dua okumaya başladım. Bir Elham bilirdim,
bir de Ihlas... Çabucak okuyup bitirdim ve anamı beklemeye başladım.
O ise okudukça okuyordu. Herhalde sıkılmış olmalıydım ki, usulca
geriye çekilip kapıdan çıktım. Az ileride iri ceviz ağaçları vardı.
Birinin dibinde yere düşmüş bir çok ceviz buldum. Ceplerime
doldururken öteden birinin geldiğini gördüm ve hemen türbeye kaçtım.
Ama tez yakalandım; hareket ettikçe cebindeki cevizler birbirlerine
çarpıp ses çıkarıyorlardı. Duasını bitiren anam, bana dönüp, "doğru
değil bu yaptığın," dedi, "Koskoca Ertuğrul Gazi'nin huzuruna
cebindeki haram şeylerle gelmeye utanmıyor musun? Türk'ün en büyüğü
o!.. Bahtın açık olsun diye getirdim seni onun yanına! Sense... "
Çok utandım. Hemen oracıkta, bir hafta önce kendi kümesimizdeki
holluktan aniden ortadan kaybolan yumurtaları arkadaşlarımla
birlikte alıp çerçiciye götürdüğümüzü de itiraf ettim.
Okumayı tez öğrendim. Dilimi tutmayı da... Ilk
öğretmenim Esemenli Başmuallim Salih Tunalı, Cumhuriyet Bayramı
arefesinde Atatürk'ü anlatırken bir ara, "en büyük Türk, Atatürk,"
dedi. Hemen parmağımı kaldırdım. Öğretmen söz vermediği halde ayağa
fırlayıp, "hiç de değil," dedim, "sen bilmeyon, Ertuğrul Gazi'den
böyük Türk yok!" Ilk öğretmen tokatını o an yedim ve teneffüse
çıkar çıkmaz okuldan kaçtım. Üç gün okula gidiyormuş gibi evden
çıktım ama okulun semtine bile uğramadım. Babam, öğretmenimin
arkadaşıydı; durumu ondan öğrenmiş ve o gün peşime düşmüş, haberim
yok. Meyve bahçemizde gizlendiğim yerde baskına uğradım; paçayı ele
vermeye niyetli değildim, kaçak gösterdim, ama babam peşimdeydi.
Amcamın yakındaki bir tarlada çift sürdüğünü biliyordum,
ona sığındım; biz Karakeçili yörüklerinin geleneğinde kendilerine
sığınan birini teslim etmek yoktur; babam, amcamın kanatları altına
girdiğimi görünce gerisingeri dönmek zorunda kaldı. Amcam, güçlü
kuvvetli, çam yarması gibi bir adamdı. Beni çok severdi. Haklı,
haksız demez, daima yanımda yer alırdı. Öğretmenimin beni dövdüğünü
söyleyince, hele bir de ağlamaya başlayıcınca birden öfkelendi ve
"ben ona şimdi gösteririm çocuk dövmenin ne olduğunu," deyip çifte
yedek koştuğu atlardan birinin sırtına tüngüdü. Babam, belli
ki olacakları tahmin etmiş, ileride bir yerde bekliyordu. Önüne
geçti. On onbeş dakika tartıştılar. Sonunda babam onu ikna
etmiş
olmalıydı ki, amcam gerisingeri döndü. Beni dizine oturttu. "Bak,"
dedi, "Ertuğrul Gazi bizim akrabamız, dedemiz. Elbette en
büyüğümüz... Senin her iki deden de büyük adamlardı. Kebir Ümmet
deden Yunan'a buraları dar etti valla! Ismet Paşa onun ta
ayağına
geldi Bozüyük'teki Inönü savaşından sonra, teşekkür etmeye. Kara
Mustafa deden 15 yıl boyunca durmadan savaştı. Bizde büyük adamlar
çok yani... Onun için, kim daha büyük bilemeyiz! Hem varsın hepsi
büyük olsun, kime ne zararı var? Sen yarın okula git, ben bu akşam
öğretmeninle konuşurum, amma bunu babana söyleme! Bu arada, sen de
kocaman oldun, ata adam gibi binmeyi öğrenmenin zamanı
geldi!" Amcam askerliğinde de namlı bir süvariymiş. Ata binmeyi
öğretecek olmasına çok sevindim. Ertesi gün okula gittim, öğretmenim
beni görünce başımı okşadı, üç gündür nerede olduğumu bile sormadı.
O gün Kurtuluş Savaşı'ndan söz etti sınıfta, "şu dağlarda," dedi,
"nice çarpışmalar oldu... Dedeleriniz kahramanca karşı koydular
düşmana... Onlara Atatürk cesaret verdi, bunu untmayın!" Bu sözler
kulağıma küpe oldu ve Atatürk'ün de en büyük Türklerden
biri olduğunu bir daha aklımdan çıkarmadım. Akşam
anama, öğretmenimin bana hiç kızmadığını söyledim. "Elbette," dedi
anam, "öğretmenler, Edebali'nin
| Atlara olan tutkum hiç eksilmedi. 1989 yazında
Ispanya'nın Minas de
Riotinto kasabasında Matador Jose Sanchéz'in yardımcısı olarak çalıştım. |
torunlarıdır, ondan öğrendiklerini öğretirler
talebelerine..." O andan itibaren bütün öğretmenlerimi çok sevdim ve ben de
öğretmen olmaya karar verdim. Yaşım tutmadığı halde yaramazlığımdan bıkan babam
tarafından okula o yıl öylesine gönderildiğimi, öğretmenimin "bu işi
becerir bu," diyerek beni asli öğrenci olarak bu olaydan sonra
kaydettiğini öğrendim.
Amcam söz verdiği gibi hemen o günlerde ata
binmeyi öğretmeye başladı. Bu işi çok sevmiştim; sık sık düşüp
yaralanmama, üç kez kolumu, bir kez de kaburgamı kırmama rağmen bu
tutkum hiç eksilmedi. Kama fırlatmayı köyün delisi Selimaga'dan,
silah kullanmayı Çolak Hasanaga'dan öğrendim. On yaşındayken ilk
kurşun yarasını aldım; akraba delikanlılardan Zıpzıpaga, Sürmeli
Çukur'daki gürgen ağaçlarından birinin gövdesine kurşunla sevdiği
kızın adınıb baş harfini yazmıştı. Heveslendim ve tabancasını
istedim. Ukalâlık nasıl olur, "ben adımı ağaca değil, taşa
yazacağım," deyip hemen oracıktaki bir kayaya döndüm ve tetik
basmaya başladım. Üçüncü mermi geriye sıçrayıp alın kemiğimi
çatlattı; izi hâlâ durur.
Ilkokulu bitirip de 10 kilometre ötedeki
Pazaryeri Ortaokulu'na yazdırılınca çok sevindim; okul umurumda
değildi; sevinmemin sebebi, oraya gidip gelebilmem için bana
Karacabey Harası'ndan alınmış soylu bir atın verilecek olmasıydı.
Adı,Yıldız'dı. Sırtından ilk düşüşümde ona tam anlamıyla âşık olmuştum;
zira Yıldız, gerisingeri koşup gelmiş, ben yerde kıvranırken diliyle
saçlarımı, yüzümü yalamaya başlamış, birileri yardıma gelsin diye de
başını havaya dikip sık sık kişnemişti. Ne yazık ki okula Yıldız'la
gidemedim; hiç hesapta yokken Eskişehir Yunusemre Ilköğretmen
Okulu'ndan yatılı öğrenci sınavını kazandığıma dâir bir mektup
geldi. Öğretmen olmayı çok istememe rağmen, Yıldız'dan ayrılma
korkusuyla oraya gitmemek için çok ağladım; çocukluk değil mi, allem
edip kallem edip
beni kandırdılar, gittim.
1965 yılında, onüç yaşındayken okulda bir kez
daha bileğimi kırdım; kırığa, çıkığa alışıktım, aldırmadım, ama bu
defa yanımda her derde devâ bir utacı olan Hasibe Nene yoktu, okul
doktoruna yolladılar. Adam alçıya alıp gönderdi. Aradan iki hafta
geçince parmaklarımda uyuşmalar başladı. Okul yönetimi bu kez Porsuk
kıyısındakı Millet Hastanesi'ne gönderdi. Burada dört hafta kaldım,
ama hiç sıkılmadım; çünkü yeni bir dünyayla tanışmıştım; sırtıma
beyaz bir önlük geçirir, bol bol ruh ve akıl hastalarının,
alkoliklerin, jiletçilerin serüvenlerini dinler, hemşirelere ilk
aşklarını anlattırırdım. Ne var ki, kolumda herhangi bir iyileşme
olmayınca korktum ve babama bir mektup yazarak hastanede olduğumu
duyurdum.
Babam "Şekeraga" yaman adamdı; sözünü kimseden esirgemez, tuttuğunu
koparırdı, aynı zamanda güzel konuşur, karşısındaki insanı çabucak
etkilerdi. Hastanede doktorların benimle yeterince ilgilenmedikleri
için iyileşemediğimi düşünüp ortalığı birbirine kattı. Sonra
kolumdan tuttuğu gibi beni Ankara'ya, o yıllerın en gelişmiş
hastanesi olan Numune Hastanesi'ne götürdü. Hemen tedaviye
başladılar. Benden iki yaş büyük ağabeyim Ankara'da kolej
öğrencisiydi. Her gün yanıma geliyor, bana moral veriyordu.
Hastanede Necmiye adında Kıbrıslı bir kızla tanıştım. Onu çok
sevdim. O, ikinci bir Hasibe Nene oldu benim için; berikinden bol
bol Osman Gazi, Orhan Gazi,
| Güzel konuşma yeteneğinden ötürü çevrede
Şekeraga diye anılan babam,
yaman adamdı! |
Nilüfer, Yıldırım Sultan masalları, Cem Sultan
ağıtları
dinlemiştim; Necmiye'den ise dünyanın yarısı kadar Türk olduğumuzu,
tarihimizle öğünebileceğümizi, sadece Ergenekon'dan yeniden çıkmanın yollarını
bulmamız gerektiğini öğrendim; isimler dağarcığıma Oğuz Kağan'ı, Bilge Kağan'ı,
Kürşad'ı, Süyün Bike'yi, Gaspıralı Ismail'i, Osman Batur'u kattım; Timur'a
sövmenin bir Türk'e yakışmayacağını, Ziya Gökalp gibi "deme bana Oğuz, Kırgız,
Peçenek; Türküz, bu ad her ünvandan üstündür!" diyebilmenin bir fazilet olduğunu
da ondan öğrendim. Günler boyu Türkistan'a,
Azerbaycan'a, Kırım'a, Tuva'ya seferlere çıkardık gönül pusatlarıyla... Her
sefer dönüşü Kıbrıs'a koşardık soluk soluğa. Necmiye abla, Ada ufukları görünür
görünmez ağlamaya başlardı; kolay değil, Erenköy sırtlarında bedeninde onyedi
kurşunla şehit nişanlısı yatıyordu. Ilk şiirimi Necmiye için yazdım; " Sen ey
Tanrı Dağları'nın hürrriyet perisi!.." Hastaneden ayrılırken
başımda
Necmiye'nin bana verdiği bir armağan vardı: Kıbrıs Türk Mukavemet
Teşkilatı'nın bozkurt kokartlı mücahit şapkası... Altı yıl sonra Yeşil Baf
siperlerinde iki ay süreyle mücahitlerin arasında nöbet tutarken başımda o şapka
vardı. 
Mezuniyetten sonra kendi ilimde Gölpazarı'nın
Çukurören mezrasında öğretmenliğe başladım#
ancak 2 ay sonra Balıkesir Necati Eğitim
Enstitüsü'nün giriş sınavlarını kazanınca Çukurören'den ayrıldım.
Enstitü'ye başlar başlamaz Tanrı Dağları'nın hürriyet perisini
boğanların yoldaşlarıyla karşılaşınca çok üzüldüm, çok kızdım. Artık ara
sıra ders çalışmanın yanında bütün günlerim Turan yolunda dövüşüp
durmakla geçiyordu. Üç yıl sonra anabilim dalı için yeni
sayılabilecek pek bir sey edinemeden mezun oldum. Tek kazancım S.
Ahmet Arvasi gibi bir öğretmenimin olmasıydı. Onun özel
sohbetlerinden çok şey öğrendim; en önemlisi, Yunus'un asasını, yani
kendimi aramayı... Gerçi orada kendimce ufak bir değişiklik
yapmıştım; Yunus'un asasını bulacağım yerin adını Kızılelma koymu
ştum.
Bunu yıllar sonra kendisine anlattığımda hocam gülerek, "biliyorum,"
demişti, "Yoklar romanında bağıra bağıra söylemişsin bunu!"
Iki yıl boyunca Köroğlu Dağları'nın tepesindeki
Peçenek Bucağı'ndaki ortaokulda Türkçe öğretmenliği yaparken çok şey
öğrendim; dingin bir hayat sürmenin nimetlerinden yararlanarak
galiba ilk kez âşık oldum. Bir de gece gündüz delicesine okudum.
Tarihe, sosyolojiye, politika ve devlet yönetimine dair ne buldumsa
okudum, tartıştım, düşündüm. Öyle ki, Ortadoğu Amme Idaresi
Enstitüsü'nün giriş sınavlarında beni dinleyen komisyon
|
Çukurören'deki çocukları hiç unutmadım; onları hatırladıkça içimdeki
çocuğı yaşatmak için didinirim hâlâ... |
üyeleri şaşırmış, "bunları nerede öğrendin," diye
sormuşlardı.
Enstitü tarihinde oraya kabul edilen en genç uzman öğrenci olmuştum. Orayı
bitirince Milli Eğitim Bakanlığı'nda şube müdürlüğüne atandım. Öğrenme hevesim
kabarmıştı; iki yıl sonra Devlet Lisan Okulu'nun Ingilizce bölümünü de bitirmiş,
Hacettepe Üniversitesi'nde mastır öğrenimi alıyordum. Bir süre sonra Michigan
Üniversitesi'nde devlet bursuyla doktora yapmak için girdigim sınavları
kazandım; ancak o arada felek de başıma başka çoraplar örmeye girişmişti.
Michigan'a hareketime iki hafta kala "kafatasımın içini" beğenmeyenler
tarafından bursum iptal edildi; elimde avucumda para namına bir şey olmadığı
için tabii apışıp kaldım. "Madem öyle, ben de evlenirim," dedim ve evlendim.
Artık otuz yaşındaydım. Aynı yıl kurumumda genel müdür yardımcılığına çıkarılan
tayinim de durdurulunca, kafam kızdı ve bir arkadaşımın çağrısına
uyup "Allahaısmarladık Türkiye.." diyerek Almanya'nın yolunu tuttum. Artık ben
de, Koca Türkiye'nin Avrupa'nın dört bir tarafına buğday taneleri gibi savurduğu
çavdar benizli gurbetçilerden biriydim; Türk sınıflarında öğretmenlik yapıyor,
bir yandan da harıl harıl Almanca öğreniyordum. O arada ikinci kez baba
oldum. Çok geçmeden Essen Üniversitesi'nde Profesör Bay Hochmann'ın yanında
"Batı Avrupa Türklerinde Kültür Değişimi" konulu doktora tezini yazmaya
başladım. Ne var ki, nasip denen şeyin "iki kapılı bir han" olduğunu artık
iyice belleyeceğim olay gecikmedi: "Hem bizde çalışıp hem de doktora
yapamazsın," deyip sözleşmemi iptale kalkıştılar. Ne demiş adam, yıkılası hanede
evlad-ü iyal var, çaresiz o sevdadan da vazgeçmek zorunda kaldım.
Ama bu güne kadar bir tek
şeyden
asla vazgeçmedim: Tanrı Dağları'nın hürriyet perisine seslenmekten!
Ona seslenirken fincancı katırlarını ürküteceğimi hiç düşünmedim,
ürken katırlara aldırmadım; lâkin bir keresinde öyle bir çifte yedim
ki, acısını hâlâ hissederim... O çifte, beni gurbet hapishanesinde
gönüllü müebbete mâhkûm eden karar metninin altına kazınamaz bir
mühür gibi indi. 1985'te Tercüman Gazetesi'nin Ankara'da düzenlediği
Yurtdışı 4. Büyük Işçi Kurultayı'na konuşmacı olarak çağrılmıştım;
kürsüye çıkan her bakan yurtdışındaki Türklerin yabancı bankalarda
yatan dövizlerinin Türkiye'ye aktarılmasının öneminden, her müsteşar
bunu sağlamanın yollarından söz ettikçe, gurbetteki soydaşlarımın
nasıl horlandıkları, itilip kakıldıkları, üçüncü sınıf insan
muamelesı gördükleri gözlerimin önüne geldi ve kürsüden devrin
başbakanının gözlerinin içine baka baka " eğer bir devlet,
besleyemeyip kapı dışarı ettiği, bu güne kadar arayıp sormadığı
insanlarının paralarına muhtaç olacak kadar düşmüşse, benim nezdimde
o, asla bir devlet değildir," deyiverdim. Böyle "deyiverdim" ama,
kürsüden iner inmez MIT elamanları da koluma giriverdiler. Salonda
dinleyiciler arasında bulunan Germiyanoğulları'ndan baba dostu bir
milletvekili durumu farkedip beni adamların elinden zorla kurtardı
ve doğruca havaalanına götürdü. Sonradan gurbet canıma tak edip de
yurtta eski görevime dönmek isteyince, "demek öyle ha," dediler.
Tayinim güvenlik soruşturmasına takıldı. 1990'larda Azerbaycan
Kültür Bakanı'nın davetlisi olarak Baku'da bulunduğum sırada oraya
gelen o yılların T.C. Kültür Bakanı, beni yurt dışındaki
önemli bir merkeze kültür ateşesi olarak tayin etmek üzere
Türkiye'ye çağırdığında bile kararnamem Çankaya tepelerinde rüzgâra
kapıldı, gitti.
Ama o rüzgârlar sert esiyor diye yazmaktan
vazgeçmedim; çünkü, yazının sesini hiçbir rüzgârın örtemeyeceğini
biliyorum.
Hoş, o sesten hoşlanmayanlar benim
yazdıklarımı yok saysalar da, ben onların varolduğunu biliyorum...
Ilk romanımın adı, boşuna "Yoklar" değildi!
Siz, obama konuk gelenler, hoşgeldiniz...