|
|
|
Almanya Örneğinde
DIŞ
KÜLTÜR POLITIKAMIZA
BAKIŞ
Willy Brandt, her iki dünya savaşının müsebbibi olarak
damgalanan Almanya'nın dünya milletler ailesi içinde yeniden
saygın bir yer edinebilmesi için başka ülke insanlarının
beyinlerine ve yüreklerine ulaşması gerektiğini; ancak bunun
klasik diplomasi anlayışıyla mümkün olmayacağını farkederek
bir Dış-Kültür Politikası konsepti oluşturmuş ve bunu
Almanya dış politiksının 3. temel direği olarak
nitelendirmiştir. O günden bu yana bu politikayı ısrarla
uygulayarak holokausun dünya çapında bıraktığı nefret
izlerini silmeyi amaçlamıştır..
2005 yılında organize ettiği Dünya Katolik Gençlik
Günleri'ne dünyanın dört bir yanından 7 milyonun üzerinde
genç insanın katılmış olması da göstermektedir ki,
insanların beyinlerinde ve yüreklerinde Almanların ve
Almanya'nın bir kültür toplumu ve devleti olarak yer etmesi
yolunda büyük mesafeler katetmiş bulunmaktadır; üstelik
sadece bir hafta süren bu etkinlikle Türkiye'nin bir yılda
ancak ulaşabildiği konuk/turist sayısına ulaşmış, elde
ettiği maddî gelirin yanısıra sunduğu kültür etkinlikleri
sayesinde bu genç insanların ülkelerine Almanya'nın gönüllü
kültür elçileri olarak dönmelerini sağlamayı da
başarabilmiştir.
Eğer bugün Almanya BM'de daimi temsilcilik talebinde
bulunabiliyor ve bu konuda hatırı sayılır bir destek
sağlayabiliyorsa, bunu 3. Temel Direk'e verdiği öneme
borçludur.
Türkiye ise zengin ve renkli kültür mirasına rağmen Nisan
2006'da Uluslararası Pazarlama Şirketi GMI tarafından 35
ülkede yapılan bir araştırmaya göre bir "marka" olarak
insanları, kültürü ve hatta turizmi itibariyle dünya
milletler ailesi içinde layık olduğu yerde bulunmamaktadır.
devamı
BATI GÖÇÜMÜZ
VE YARINA BAKIŞ
sunuş
Yarım
yüzyıl önce Batı Avrupa ülkelerine çağrılan insanımıza
uzun süre biyolojik iş makinaları olarak bakıldı;
onların da birer "sosyal varlık" oldukları
farkedildiğinde ise bu gerçeği bütünüyle kabullenmek
yerine ötekileleme yoluna gidildi ve "Misafir Işçi"
kavramıyla sınıflandırıldılar. Rresmî tavır, ana
kitleden bu insanları kendisinin dışında ama onun değer
yargılarını sureten de olsa kabul eden bir paralel
toplum olarak algılamasını, yaşama biçimlerine tahammül
göstermesini bekledi. Ne zaman ki bu yaşam biçiminin
"getto" sınırlarını zorladığı ve taşmağa başlayarak
sosyal barışı tehlikeye düşürmekte olduğu görüldü,
derhal "geri dönüşü teşvik yasaları" devreye sokularak
maddî özendirme yoluyla özellikle Türk nüfusunun
azaltılması yoluna gidildi. Ne var ki Türkiye'nin 70'li
yıllarda bir türlü sosyal ve ekonomik istikrara
kavuşamaması, özellikle kırsal kesime geri dönen
ailelerin yurtdışında yetişen genç bireylerinin uyum
sağlayamaması zamanla bu insanları "yeniden geri dönüşe"
zorladı. Türkiye'den yapılan evlilikler ve doğumlar
sonucu bugün sadece Almanya'da 2 milyonu aşan
nüfusumuzun demografik yapısı ilerisi için pek de
ümitvar olabilmemize imkân tanımıyor; artık sadece Alman
ırkçılarının değil, iktidar partilerinin ve federal
yönetimlerin bile zaman zaman yüksek sesle yabancı
/aslında Türk/ aleyhtarlığı yaptıkları bir dönemde
bulunuyoruz.
Toplumumuzun milletlerarası
sözleşmelerden doğan haklarından ve çağın insan anlayışının sağladığı imkânlardan yeterince
yararlanabilmesi için gerekli yapısal oluşumun oldukça
uzağındayız. Artık kendimizi "çağırdınız, geldik"
mantığıyla savunmak ve oyalamak yerine, konumumuzu iyi
tanımlamak ve içinde yaşadığımız toplumlarda belireın
etnik sınıfçı yaklaşımlara bütüncü bir tavırla karşı
koymak zorundayız.
Bu çalışma,
Batı Göçü'müze topluca bakmak ve toplumca yeni bir tavır
ortaya koyabilmemize katkıda bulunmak amacıyla kaleme
alınmıştır.

devamı
BATI VE TÜRKLER
Güneşin
battığı tarafta Demir Kapı vardı. Demir Kapı´nın ötesinde Urum
Kağan´ın ülkesi başlardı. Urum Kağan, toprağı ve çerisi çok biriydi.
Bu yüzden Oğuz Kağan´a baş eğmek istemedi. Oğuz da kalkıp üzerine
vardı, cezasını verdi. Bir zamanlar ortaya bir de eğri boyunlu bir
Iskender çıkmıştı. Güneşin battığı taraftan kalkıp gelmiş, Perslere
boyun eğdirdikten sonra Demir Kapı´dan geçip bizim Türkistan´a
yürümüştü. O yıllarda Türkistan´ın yönetimi Saka boyunun elindeydi.
Zaferlerinden başı dönmüş Iskender, Şu Kağan´ın bir avuç askeriyle
başa çıkamadıkça hırçınlaşmış, hırçınlaştıkça bocalamıştı.
Iskender´in ordusuyla dolaşan tarihçi Plutarch, askerini Türkler´in
üzerine süre süre kırdırtan hükümdarına, süvari generali Kleitos´un
nasıl sövdüğünü ve tabii nasıl canından olduğunu uzun uzun anlatır,
başarısızlıklara gerekçeler sayarken bir şeyi söylemeği unutur. Ama
Kaşgarlı Mahmut unutmaz:
„Bir Türk, bir Iskender askerini bir vuruşta ikiye böldü. Askerin
belinde, içi altınla dolu bir kemer vardı. Kemer parçalandı. Kana
bulanan altınlar etrafa saçıldı. Türkler, vurulup düşen her Iskender
askerinden yere dökülen altınları birbirlerine göstererek: - Altın
kan!.. dediler. Bu sözler, o yerin adı oldu. Bugün oraya Altun Han
deniliyor.“
Batı´ya
dâir Orta Asya hâtıralarımız bunlardan ibaret. Zira, biz Tükler için
batı, çok uzun bir süre sadece güneşin battığı yönün adı idi. Sonra
güneşin ardı sıra yola koyulduğumuz yıllar geldi. Lâkin dilimizdeki
söz, ne batı ne de garp. Selçuklu atalarımızın batısında kalan
Diyâr-ı Rum´un adı, Kızıl Elma idi. Geldiler, yurt tuttular. Kudüs´e
niyetle kopup gelen Haçlı Orduları´nın ilki, Gottfried von
Bouillon´un komutasında batının da batısından, Köln kalesinden 1096
yazında yola çıktı. O yıllarda da batı ya da garp kelimeleri
dilimizde yok. Ne dilimizde ne aklımızda... Onbinler, yüzbinler
hâlinde gelip üzerimize çullananlara ne batılı, ne garplı diyoruz
daha. Sadece frenk, kefere ya da kâfir sözleri duyuluyor.
Denizin
batı yakası, Aşık Paşazâde´nin kalemine Marmara´yı ve Ege´yi Türk iç
denizi yapan Orhan Gazi oğlu Sultan Murat´ın „Rumeli“ destanın
zemini olarak düştü. Rumeli´nin öte yanı Frengistan.

devamı
TÜRKÇE ÜZERINE
-
-
„Bu yazımı, iki yıl önce
kaybettiğimiz,
-
-
-
Türkçe
sevdâlısı Ahmet Kabaklı Hoca'nun aziz ruhlarına armağan
ediyorum."
Türkçe’den söz edildiğinde, sık sık
işittiğimiz bir yakınış ya da savunmanın gerekçesi şudur:
„Bizim çocuklarımız burada doğup büyüdüler; sokakta, okulda, artık
evde bile almanca konuşuyorlar. Kendileriyle Türkçe konuştuğumuzda
bizi anlamıyorlar. Ne yapalım, biz de mecburen onlarla almanca
konuşuyoruz...“ Önceleri bu işi sırf dangalaklık olsun diye yapan
ilk nesillere, hele onların Almanca konuşmalarına gülüp geçiyorduk;
zira konuştukları tarzan almancası, Karagöz’ün saçmalıklarını
aratmayacak ölçüde komikti:
Anne, sokaktan eve alamadığı oğluna şöyle
seslenirdi:
„-Ali! Kom lan artık!“
Ali, anasından geri kalmazdı:
„-Kommicam işte!” Baba „krank
yazar,
urlauba hazırlanır,
kindergeldin
azlığından yakınır, vorarbeitere
kızar,
kneipeden çıkmaz,
sozialamtı
kazıklamaya çalışırdı. Bitpazarı,
Trödelmarkt;
indirim, Rabatt;
ucuzluk,
Angebot; polis,
Polizei; şikâyet,
Anzeige; ruh darlığı,
stress;
can
sıkıntısı,
langeğeile
olup çıkmıştı. Onların çocukları, babalarının tarzancasına ayak
uydurmuş, meselâ, o „güzelim“küfürlerimizi bile
almancalaştırmışlardı: artık
bastard’lı,
spastie’li,
aschloch’lu
küfreder olmuşlardı.
Daha sonraki nesillerimiz, Almanya’da
Schule’ye gittikleri için
biraz daha düzgün almanca konuşuyor, çocuklarının almancayı „daha
çabuk ve iyi“ konuşabilmeleri için evde hanımlarıyla bile bu dille
konuşuyorlardı. „Schatzi, kochst du mir
bitte ein Kaffee?“ Oysa Avrupalıya kahveyi
öğreten biz Türkler, eskiden kahve yapmaktan,
çay
demlemekten sözederdik.

devamı
AVRUPA'DA TÜRKÇE'NIN GELECEĞI
Dilbilimcisi Wilhelm von Humbolt (1767-1835)'un ifadesiyle dil,
"bilinmeyenleri keşfeden bir âlettir." Dilde kargılığı olmayan bir
varlık ve hareket, insan düşüncesinde de yoktur. Yâni dil,
düşüncenin evidir. Insan davranışlarının bütün psikolojik ve
sosyolojik yapısını belirleyen, bilimin sınırlarını sürekli
genişleten, öğrendikleriyle yeni teknolojik gelişmeler sağlayan ve
onu kendi emrine alan düşünce, gelişmiş dillere sahip olan
toplumlarda derinlik kazanır. Bu yüzden her millet, kendi dilinin
ifâde sınırlarını sürekli olarak artırmaya çalışır; onu, anadili
başka olan toplumlara da maletmek için didinir. Zira dil, ait olduğu
milletin kültürüne açılan bir kapıdır. O kapıdan giren, o kültüre
has değerleri öğrenir, benimser, yaşar ve geliştirir. Kültür
değişmesi, aslında bir dil değişmesinden ibarettir. Ancak dil
değişmesi, dolayısıyle kültür değişmesi, sadece, bir insanın kendi
ana dilini bütünüyle unutup onun yerine bir başka dili konuşmasıyla
gelen bir durum değildir. Happy birthday to you ile iyiki doğdun,
Mach 's gut ile kendine iyi bak arasında bu bağlamda bir fark
yoktur. Kimseye zararı dokunmayan bu tür kelime ve kelime gruplarına
karşı çıkmak, çoğu kimse tarafından yadırganabilir. Ancak, yukarıda
ifade edilenlerin ışığında düşünülmelidir ki, kelime ve kelime
grupları, eğer birileri tarafından uydurulmamışlarsa, bir takım
seslerden meydana gelen sadece birer anlaşma aracından ibaret
değillerdir; herbiri birer can taşır, ruh taşır, mûsikî yüklü
âhengiyle yoğrulmuş mânâ taşır. Onlara bu can, bu ruh, bu mânâ,
dünden bugüne onları kullanan milyonlarca insanın gönül
sıcaklığından, şiddetinden, celâlinden telkin edile edile
kazandırılmıştır.

devamı
MUHTAR AWEZOV VE TÜRKÇE
Bir yazarın gücü, sahip olduğu söz varlığından gelir; Ingiliz
edebiyatının övünç kaynağı Shakesper, eserlerinde 15 000
kelime kullanmışken, bu sayı Rus edebiyatında Dostoyevski, Tolstoi,
Gogol gibi yazarlara yol açan Alexander S. Puşkin'de 21 197'ye
ulaşır.
-
Peki, Türk edebiyatında durum nedir?
-
Ne yazık ki, reklamlarla isimleri şişirilen en "dev"
yazarlarımızdan hiç biri, 3000 kelimeye bile ulaşamazken, Türkçe'nin
yüzünü ağartan kişi, Türkistan'ın Kazak bölgesinde yaşamış
olan belki bir çoğumuzun henüz adını bile duymadığı Muhtar Awezov
adlı bir Türk oğludur! Awezov'un eserlerinde tam 29 483
değişik kelime bulunmaktadır. Hem de her biri tam Türkçe!...
devamı
-
-
-
-
BATI AVRUPA’DA TÜRK ROMANI
Konumuza, Mehmet Kaplan’dan tartışılamayacak bir hüküm cümlesi ile
girelim: „Edebiyat dile dayanır!“1 Aradan geçen
şunca
zamana rağmen Yunus Emre hâlâ unutulmamış ve şiirleri hâlâ
seviliyorsa, sebebi dilidir; dilidir ki, bu yüzden onun bir
Türk şâiri, şiirlerinin Türk şiiri olduğunu hiç kimse tartışmaya
kalkışmaz. Ne var ki, Türk Yurdu yazı kurulunun benden istediği
„Batı Avrupa’da Türk romanı“ konusu çerçevesinde ele alınabilecek
yazarlar ve eserleri, hiç de bu kadar şanslı değiller; hele, Türk
romanı diye bir şey var mıdır, varsa nedir, sorusunun sık sık ortaya
atıldığı bir konumda, Türk romanının „Batı Avrupa kolunu“ ele
almaya kalkışmak benim için hiç de kolay olmayacak.
Roman ve diğer edebi türler, dile dayalı bir kültür birikimi
üzerinde gelişmiştir; batı dünyasında bu birikimin temelini Tevrat
ve Incil oluşturur. Bu kültürün klâsikleri düzeyinden bakıldığında,
öteki kültür coğrafyalarında meydana getirilen romanların tümü,
birer öykünme niteliğindedirler; birkaç becerilebilmişin yanında,
binlerce başarısız deneme bulunmaktadır. Ama biz işi zora sokmamak
için romanı sadece bir anlatım tekniği olarak belli bir dil ve
kültür coğrafyası içinde ele alır ve buradan hareketle, Türk dili
ile yazılmış, biraz bizden renklerle bezenmiş olanlarına Türk romanı
dersek, bizde de roman vardır. Ancak romanın belli bir kültür
birikimine dayandığı tezi kabul edilir ve fakat konu, Türklerin kırk
yıldır üzerinde yaşadıkları belli bir coğrafya ile
sınırlandırılırsa, o zaman o coğrafyada yâni Batı Avrupa’da „Türk
kültürü birikimi“ üzerinde öncelikle durmak kaçınılmazdır. Şu anki
duruma gelmeden önce kısa bir „geçmişe bakış“ yapmak yararlı olur
gibime geliyor.
ALLAH DEYIP „SÜPÜRGEYE“ SARILDIK...
devamı |
YAŞAR KEMAL VE ANNEMARIE
SCHIMMEL
Alman Kitapçılar
Birliği’nce her yıl verilmekte olan Barış Ödülü, 1996 yılında Prof.
Dr. Annemarie Schimmel’e verildi. Bayan Schimmel, şarkiyatçıdır. Ne
var ki, onun şarka bakışı, batının geleneksel „şark meselesi“
anlayışından çok farklıdır. O, sömürgeci mantığın örneklerini bol
bol gördüğümüz kuramcısı düşünce adamlarının hiçbirine benzemez.
Doğuya düşman değildir. Doğudan korkmaz; çünkü
doğuyu duygularıyla, rüyalarıyla, ruhuyla tanıma kudretine
erişmiştir. Asıl ilgi alanı, Islâm tasavvufudur. Doğuya, Marco
Polo’nun fantazileri doğrultusunda bakma eğiliminden
kurtulamamış
batı için, hele Türk-Islam dünyasını Wurst’un hayali
gezi kitaplarından tanıyan Alman milleti için, söyledikleri hiç de
alışık oldukları, bekledikleri şeyler değildir. Üstelik, doğuya dair
ne yazmışsa, ne söylemişse bunları, inanarak, severek yapmıştır. Bir
yıl önce, Die Zeit gazetesine verdiği bir demeçte: „Eğer bir
insan bir kültürü seviyorsa, onu savunmalıdır.“ demiş ve ilave
etmişti: „Doğu ile benim aramda, büyük bir sevda
vardır!“ Sadece bu söz bile, doğu ile aralarına bıçak koyma
karasevdasını kan bağı halinde alagelmişler in kanlarını beyinlerine
sıçratmaya yeterliydi. Ödül, Anadolu’yu Yunus Emre’nin izi sıra adım
adım dolaşmışonların su içtiği pınarlardan hazla yudumlamış, Mevlevi
semazenlerinin eteklerinden tutup onlarla birlikte Mir’ac’ı
seyre dalmış, , Islam peygamberinin ümmetine kardeşlik duygularıyla
yaklaşmış bu insana verilince, Alice Schwarzer’den Ralp
Giordano’ya, Maksisten Kapitalist’ine, Katolik’inden, Ataist’ine
kadar uzanan geniş bir red cephesi kuruldu. Bayan
Schimmel’in şahsına haçlı seferleri düzenlendi. Peşpeşe bildiriler
yayınladılar. Gazetelerde imza kampanyaları açtılar. Televizyonları
dolaşıp demeçler verdiler. Pekçok ünlü politikacıyı saflarına
çektiler. Ödül komitesini yeniden değerlendirme yapmağa zorladılar.
Başardılar da.

devamı
-
PUŞKIN'DE
-
BYRON ROMANTiZMiNiN
-
ETKiLERi
Sanatçıların eserlerine bakarak üzerlerinde biyografik egzersizler
yapmak, her ne kadar subjektif bir nitelik taşısa da, meraklı ve
zevkli bir iştir; zira her sanat eseri, sahibinin fiziki ve ruhi
yapısından, yaşama biçiminden ve dünya görüşünden yadsınamaz izler
taşır. Hele insan, o sanatçının yaşadığı dönemin sosyal, kültürel ve
ekonomik tarihi hakkında yeterli bilgiye sahipse, ortaya çıkacak
biyografik denemeler, bizi o biteviye tekrarlanan kronolojik hayat
hikâyelerinin kuru ve sıkıcı atmosferinden çeker alır ve âdeta
sanatçı ile kozmik bir ortamda buluşmamızı sağlarlar. Şimdi şöyle
düşüneceğinizi de biliyorum: Peki, bu tür denemeler insanı yanılgıya
sürüklemez mi? Varsın sürüklesin! Söz konusu kimse dümdüz biri
değil, bir sanatçı, sanat eseri de -bir yerde- yanılmalar labirenti
olduğuna göre bunun ne mahzuru var? Şimdi ben kalkar da, güzel
kadınlara seslenen sayısız şiirlerine bakarak „Puşkin, çok hovarda
bir adamdı,“ ya da Eşkiya Kardeşler'ini dikkate alarak „ dünyaya 100
yıl daha geç gelseydi, onu kesinlikle bolşevik ordularında bir
partizan lideri olarak görürdük“ dersem, bunun, Puşkin gerçeğini
dışladığını iddia edebilir miyiz? Ya da Byron'un neredeyse bütün
eserlerindeki genel havayı dikkate alarak „Byron, eski çağların
hülyâsına dalmış, -melâlinin elinde bedbaht olmuş- bir dünyalıydı,“
dersek, yanlış mı olur? Öyle ya, son Yunanistan seyahatine çıktığı
Hercules gemisinin güvertesinde başında Homer miğferi, belinde Eşil
kılıcı ile dolaşan adam Byron değil miydi?

devamı
-
YARIM YÜZYILIN SONUNDA:
Avrupa
Türklerinin Konumu
-
KAPILDIM, GIDIYORUM…
-
-
„Türk-Alman
Işçi Mübadele Anlaşması“nın imzalandığı 30 Ekim 1961
tarihinde Federal Almanya’da 2700 Türk işçisi çalışmaktaydı.
Bu sayı, bir yıl sonra %300 artarak 6800’e, 1966’da 34.410’a
yükselmişti. Aynı yıl Alman Iş Kurumu’nun Istanbul bürosu
direktörü Theodor Marquard Almanya’daki Türk işçileriyle
ilgili olarak „…içlerinden çoğu Almanya’da yeni bir
hayat kuracaklar, orada kök salacaklar, sadece birer turist
olarak vatanlarını görmeye gelecekler,“
sözlerini ne Alman ne de Türk hükümetleri ciddiye almıştı; zira bizler
Almanya için birer „gastarbeiter", Türkiye için
„gurbetçi" idik; günün birinde misafirlik bitecek,
gurbetten dönecektik.
-
-
Başlangıçta bizleri özel
muayeneden geçirerek sağlamlığı belgelenmiş birer
„kol makinası“ olarak görenler, günün birinde „insan"
olduğumuzu farkedince şaşırdılar ve „ işgücü
bekleniyordu, insanlar çıkageldi,“ dediler, ama
resmi dilde adımızı „misafir işçi“ olarak telaffuz
etmeğe devam ettiler.
-
-
-
-
-
-
-
-
MIHMAN,
-
-
-
MIHMAN ÜSTÜNE!..
-
-
Gerçi
hiçbirimiz misafirliğimizi uzatmak niyetinde değildik;
içimizde 3-5 yıl kemerlerini dişlerinden daha çok
sıkanlarımız oldu; şehirlerden „bir daire ya da takım,
tezgâh“ parası için gelen zanaatkâr kısmımız ile kırsal
kesimden „beş, on dönüm tarla, - belki- bir traktör"
alabilme niyetiyle gelenlerimizin bir kısmı, bu emellerini
gerçekleştirebilecekleri birikime ulaşır ulaşmaz geriye
döndüler; ancak burada kalanlarımıza her yıl yenileri
eklendi. Üstelik bizim dışgöç olgumuz yurdışına işçi
gönderen diğer hiçbir ülkede görülmeyen yeni kurumlaşmalara
da yol açtı.
-
devam

|
|
|
|