gozlem

              

HasanKayıhan 

Free CSS Vertical Menu Designs at exploding-boy.com

 

 

 

FATMA /ya da/ ARAFTAKİ  YILLAR

O da Anadolu'nun buğday benizli adamlarından biriydi; bozkırların sert rüzgârları uğulduyordu yüksek alnında. Burada yaşayan yüzbinlercesi gibi...

Onlar gurbeti, yani dünyayı omuzlamışlardır; zamanı tırnaklarıyla tüketirler gün gün. Yayla çiçeği desenli heybenin kapı ardına asıldığı ilk günkü umut, hep öyle tazedir yüreklerinde. "Inşallah seneye!.." Ah o seneler... Ardı arkası gelmeyen seneler! Isimsiz, bulanık, meçhul seneler!..

Granitten birer heykel gibiydiler. Trenler dolusu kopup geldiler. O güne kadar tepeler, dağlar muhteşemdi gözlerinde; onlar kocamandı, onlar dev gibiydi sadece. Geldiler,gördüler, yutkundular... Silindirlerin, çarkların, kabloların üstüste yığılıp meydana getirdiği yeni tepeler, dağlar buldular karşılarında. Önce biraz şaşırdılar; sonra toparlanıp boğuştular, kazandılar. Artık herkes alkışlıyordu onları. "Prima, fleisiger Memet! Aferim arslanlar.. Yüzümüzü kara çıkarmadınız!.." Öyle öyle bir dev yükselttiler omuzlarında. Çalışkan elleriyle beslediler onu. Dev büyüdükçe oburlaştı, semirdi. Nice yıllarını yedi, sömürdü.

Ve bir batında beşiz doğurdu. Doğar doğmaz, karanlıklarda bestelenmiş bir şarkıya koşuldu yavrular da. "Deutschland, Deutschland.. über alles.. Türken raus!" Kulaklarına inanamadılar. Donup kaldılar.. Yutkundular.. Ve omuzları çöküverdi!

  devamı

 

Puşkin Yazıları-1*

Bir Deli'nin Evinde

Uçağımız, havaalanı kulesiyle giriştiği iniş pazarlığını dünyanın en kuzeyindeki bu tek büyük şehrin üzerinde tur atarak sürdürüyor; ya da talih, Pulkova Havayolları’nın  ucuzcu yolcularına sırf pergel ve cetvelden ibaret bir şehri 1000  metre yukarıdan iyice görebilmeleri için fırsat üstüne fırsat sunuyor. Üç saatlik uçuş boyunca kısmen kurduğumuz ahbablık sırasında, Puşkin’in 200. doğum yılı şerefine ülkelerine davet edildiğimizi öğrenen Ruslar, devamlı tekrarlanan „kemerlerinizi bağlayınız, sigaralarınızı söndürünüz,“ anonsuna aldırmayarak, bize gururla aşağıdaki manzarayı gösteriyorlar: „-Posmotrite napravo, Petropavlovskaya Krepost! Nalevo, nalevo, Troickiy Most! Tom videte, Moskovskij Vokzal! Ladno? Horoşo?“ (Sağa bakın, Petro-Pavlus Hisarı! Sola, sola Troçki Köprüsü! ilerdekini görüyor musunuz ? Moskova istasyonu!  iyi mi? Güzel mi?)  Ne var ki, genleri kurallara bağlılık üzerine ayarlanmış Alman dostlar, aşağıdaki manzarayı değil, uçağın içinde bir sağa, bir sola koşturan Rusları seyrediyorlar; şaşkın, biraz da korkulu... Allah’tan kule iniş iznini geciktirmiyor ve uçağımız piste doğru alçalmaya başlıyor da, Rus yoldaşlar koşuşmayı bırakıp eşyalarını toplamaya girişince bizimkilerin benizleri yerine geliyor; hele havaalanında bizi karşılamaya gelen organizatörlerin hazırladıkları programı öğrenince yüzleri iyice gülüyor; öyle ya, günlerce bir salona kapanıp çeviri yanlışlıkları ile dolu ardı arkası gelmez, giderek birbirinin tekrarı haline dönüşen methiye tebliğlerini dinlemekten kurtulmak az şey mi? 

  devamı

 

 

İLHAN BARDAKÇI’NIN EVE “DÖNÜŞÜ” ÜZERİNE:

bir sür/günlük yazısı

    Göçmek... Tebdil-i mekânda ferahlık varsa eğer, hiç de kötü bir şey değildir bu. Hangimiz ömrümüzde en az bir defa göçmemişizdir ki? Vakti saati gelir, aklımızı umutlarımızın peşine takar, başımızı alır gideriz  bir yerlere. Yüreğimizde tatlı bir ürperti...Umut göçü!..

    Bir de, can derdine düşüp göçmek vardır. Kaçış!.. Düşünmeye, araştırmaya, danışmaya zamanın yoktur. Bir an evvel, mümkümse hemen şimdi. Ölümden kaçıştır bu ya da hayata yeniden sımsıkı sarılmak... Yürek çarpıntın beyninde sancıdır; şimdi, hemen şimdi, uzaklara, çok uzaklara...  Seni ele geçiremeyecekleri bir yerlere, hayata!.. Ceketini alıp gitmektir bu, herşeyi terketmektir; eğer sana ait olan herşeyi terkedip gidiyorsan, kendini terkediyorsundur aslında. Ne var ki, o an, bunu bilemezsin, akıl edemezsin... Canını, hayatını kurtarmayı düşünürsün sadece. Doğup büyüdüğün, sevip bağlandığın, belki daha düne kadar hiçbir şeye değişemediğin yer, cehennemindir artık; cennet ise uzaklarda, kaçıp gideceğin yerlerdedir. Gitmelisindir; henüz vakit geç olmadan, bir an evvel... Burada ölüm ya da ölüme eş bir hayat, uzaklarda “hayat gibi hayat!” Başarırsan... Hâbil’in kaçmayı denemediğini nereden biliyorsunuz?

    GİTMEK Mİ ZOR, KALMAK MI ZOR?

    Ya da kalmak! Kalmak ve dövüşmek... Vuruşarak ölmek! Kahramanlık destanları yazmak tarihe; gönüllerde kor, dillerde ağıt olmak... Ama sen Zaloğlu Rüstem değilsen ya, senin silâhın bir tomar kâğıt ve sadece bir kurşun kalem ise?.. Yazarsan, yazabilirsen, yazmaya fırsat bulabilirsen savaşını sürdürebileceksindir. Senin yeteneğin, pazunda değil ki!

  devamı