Puşkin Yazı
ları-1*
Bir Deli'nin Evinde
Uçağımız, havaalanı
kulesiyle giriştiği iniş pazarlığını dünyanın en kuzeyindeki bu tek
büyük şehrin üzerinde tur atarak sürdürüyor; ya da talih, Pulkova
Havayolları’nın ucuzcu yolcularına sırf pergel ve cetvelden
ibaret bir şehri 1000 metre yukarıdan iyice görebilmeleri için
fırsat üstüne fırsat sunuyor. Üç saatlik uçuş boyunca kısmen
kurduğumuz ahbablık sırasında, Puşkin’in 200. doğum yılı şerefine
ülkelerine davet edildiğimizi öğrenen Ruslar, devamlı tekrarlanan
„kemerlerinizi bağlayınız, sigaralarınızı söndürünüz,“ anonsuna
aldırmayarak, bize gururla aşağıdaki manzarayı gösteriyorlar:
„-Posmotrite napravo, Petropavlovskaya Krepost! Nalevo, nalevo,
Troickiy Most! Tom videte, Moskovskij Vokzal! Ladno? Horoşo?“ (Sağa
bakın, Petro-Pavlus Hisarı! Sola, sola Troçki Köprüsü! ilerdekini
görüyor musunuz ? Moskova istasyonu! iyi mi? Güzel mi?)
Ne var ki, genleri kurallara bağlılık üzerine ayarlanmış Alman
dostlar, aşağıdaki manzarayı değil, uçağın içinde bir sağa, bir sola
koşturan Rusları seyrediyorlar; şaşkın, biraz da korkulu...
Allah’tan kule iniş iznini geciktirmiyor ve uçağımız piste doğru
alçalmaya başlıyor da, Rus yoldaşlar koşuşmayı bırakıp eşyalarını
toplamaya girişince bizimkilerin benizleri yerine geliyor; hele
havaalanında bizi karşılamaya gelen organizatörlerin hazırladıkları
programı öğrenince yüzleri iyice gülüyor; öyle ya, günlerce bir
salona kapanıp çeviri yanlışlıkları ile dolu ardı arkası gelmez,
giderek birbirinin tekrarı haline dönüşen methiye tebliğlerini
dinlemekten kurtulmak az şey mi?
de
vamı
İLHAN BARDAKÇI’NIN EVE
“DÖNÜŞÜ” ÜZERİNE:
bir
sür/günlük yazısı
Göçmek... Tebdil-i mekânda ferahlık
varsa eğer, hiç de kötü bir şey değildir bu. Hangimiz ömrümüzde en az
bir defa göçmemişizdir ki? Vakti saati gelir, aklımızı umutlarımızın
peşine takar, başımızı alır gideriz bir yerlere. Yüreğimizde tatlı
bir ürperti...Umut göçü!..
Bir de, can derdine düşüp göçmek
vardır. Kaçış!.. Düşünmeye, araştırmaya, danışmaya zamanın yoktur. Bir
an evvel, mümkümse hemen şimdi. Ölümden kaçıştır bu ya da hayata yeniden
sımsıkı sarılmak... Yürek çarpıntın beyninde sancıdır; şimdi, hemen
şimdi, uzaklara, çok uzaklara... Seni ele geçiremeyecekleri bir
yerlere, hayata!.. Ceketini alıp gitmektir bu, herşeyi terketmektir;
eğer sana ait olan herşeyi terkedip gidiyorsan, kendini terkediyorsundur
aslında. Ne var ki, o an, bunu bilemezsin, akıl edemezsin... Canını,
hayatını kurtarmayı düşünürsün sadece. Doğup büyüdüğün, sevip
bağlandığın, belki daha düne kadar hiçbir şeye değişemediğin yer,
cehennemindir artık; cennet ise uzaklarda, kaçıp gideceğin yerlerdedir.
Gitmelisindir; henüz vakit geç olmadan, bir an evvel... Burada ölüm ya
da ölüme eş bir hayat, uzaklarda “hayat gibi hayat!” Başarırsan...
Hâbil’in kaçmayı denemediğini nereden biliyorsunuz?
GİTMEK Mİ ZOR, KALMAK MI ZOR?
Ya da kalmak! Kalmak ve dövüşmek...
Vuruşarak ölmek! Kahramanlık destanları yazmak tarihe; gönüllerde kor,
dillerde ağıt olmak... Ama sen Zaloğlu Rüstem değilsen ya, senin silâhın
bir tomar kâğıt ve sadece bir kurşun kalem ise?.. Yazarsan,
yazabilirsen, yazmaya fırsat bulabilirsen savaşını sürdürebileceksindir.
Senin yeteneğin, pazunda değil ki!
de
vamı